2009/11/30

sinking in the rain----kuru fasülye (ıslak yağmur sezonunun başlamasına karşı küçük çaplı bir mutfak direnişi)

Çok yağmur var çok. evde de yemek yok. canım balık istiyor ama balık da yok.


keşke biri tutsa,
biri temizlese,
biri pişirse,
ben de afiyetle yesem.

ama malesef hani bana hani banadan öteye gidemiyorum:(

O yüzden, buraya yerleşişimin anca bir buçuğuncu senesinde, o da Seda sayesinde girme cesareti gösterdiğim Orta Doğu marketinde bulduğum ve de acı sevmememe rağmen sırf annemle babam yedikleri tüm kurubakliyat yemeklerine kattıklarından (yani bildiğin nostalji olsun, Benjaminciğimin melankolisi teoriden pratiğe aksın diye) (oha bu cümle kontrolümden çıktı artık benim, toparlıyamıcam galiba) aldığım türk malı acı-sosu denemek, nostaljiye nostalji katmak için kuru fasülye yapıcam (oldu galiba?). Yanına da bi pilav. Yanına da turşu. Gönlümde hala balık var ama bunla da idare edebilirim sanki.

evek malzemeleri veriyorum, aman kaçırmayın. Ama kaçıran izleyicilerimiz için altyazı geçicez.

Dün geceden yağmurun altında kaderlerine terkedilmiş kuru fasülyecikler.
Soğan (fasülyenin ve de şuanki havanın aksine kuru olacak bu)
Salça (bi kaşık normel, bi kaşık biber. şahsen benim biber salçamın artık son çırpınışları, türkiyeden biri gelse de ısmarlasam ne güzel olur)
Patates havuç sevenler onlardan da koysun, ben koyucam. Ha bu arada, etsiz yapıyorum ben bu yemeği. Hatta ben tüm yemekleri etsiz yapıyorum.
Tuz, pul biber.

malzemelerden sonrasında bi numara yok zaten. Fasülyeler haşlanacak, mutfak kötü kötü kokacak, fokurdama esnasında bazı fasülyelerin ceketleri çıkacak, ulan şimdi bunları ayıklamalı mı ayıklamamalı mı denecek... Sonra, her zamanki gibi, soğan kavrulacak, salça eklenecek kavrulacak. Yumuşamış ama hala tıkırlıklarını koruyan (tıkırlığını korumak, deyim olsun bu) fasülyeler, havuç ve patates de eklenip kavrulmaya devam edilecek. Son olarak su, tuz pul biber eklenecek ve pişene kadar yandaki ocakta bi de pilav yapılınıverecek.

Peki yarının okumalarını kim yapacak, response paperını kim yazacak? Peki ya sonraki günün? Peki ya konferans abstracti? Ah ulan, doktora yapacağıma ev kızı olmak vardı. Öyle de yemek yapıyosun böyle de, ne farkı kaldı akademisyenliğin ev kızlığından?

2009/11/29

ders çalışmayıp hikaye yazmanın dayanılmaz ağırlığı

uzun süre blog mlog kaale almadıktan sonra sevgili sedanın gelişi ve derslerimin artık kaçınılmaz şekilde çalışılması gerekliliği vesilesiyle işte geldim burdayım. sabahtan beri onu bunu şunu okudum durdum. oysaki yarınki dersin makalelerini ve de 200 sayfalık romanını okumam gerekiyordu. umarım gece güvenimi karşılıksız bırakmaz.


sevgili "next blog" tuşu bugün beni hiç yalnız bırakmadı. özellikle de kısa hikaye yazılan bloglardan koşar adım kaçtım. niyeyse pek hoşuma gitmiyor. niyeyse değil gerçi. niyesini biliyorum ve zaten o yüzden yazıyorum. ama niyeyse kelimesini pek seviyorum. neyse (niyeyse 2 yaklaşık sonuç). sevmiyorum çünkü kısa hikaye biraz zor bir edebi form. valla. roman kocaman mesela, illa bir yerinde iki üç başarı elde eder yazar. oyun desen, hepimiz okul çıkışı eve koşup daha 15 dakika önce yanından ayrılınan best firend forevır ile saatlerce telefonda konuşabilerek diyalogda ustalık aşamasına varmış kişileriz. şiir desen, bul iki metafor, uğraş 5 saat, al sana idare edecek bi şiir. mesela aha:

babacım babacığım,
acıyor elcağızım
dört tekerinle gelsen,
beni markete götürüversen.

şair bu dizelerinde el memleketinde babasının arabasından yoksun mutfak alışverişi yapmanın zorluğundan dem vurmakta. dil oyunu desen var, synecdoche desen var, uyak desen var. hatta intertextuality bile var ("Daddy", S.P.)

bunlar da şahane olur demiyorum tabi de, bence sanki azıcık da olsa daha zor hikaye. gerçi bana mı düştü eleştirmek. ben oturup zitkala sa okuyup onu eleştirsem de final paperımda üç kulaç yol alsam...

neyse işte, hani ders çalışmak lazım ya, o yüzden çalışılmaz hani bi türlü. hani? işte ondan kelli, ben de oturup şu blog aleminde en sevmediğim şeyi bizzat yaptım. hohoho. tam iki saatimi feda ettim kalleş defter sayfasına. hem de tüm blog hikayelerinden de kötü oldu. olsun. en azından hayatımda ilk kez bitirmeyi başardım. zira hiç bitiremem, sonra da nası olsa bok gibi oldu der, atarım bi kenara. bu seferki pek zevzek bişi olduğundan "bok gibi, rezalet, bu ne lan, ay korkunç, bitiremedim, tövbe tövbe, hmmm, bilemedim, keep up with the good work" gibi eleştirel kalıplara girmeyen; kendi çapındaki gereksizliğiyle değerlendirme dışı kalan; depresif, parlak, bu dünyaya ait olmayan, başka bi boyutta çok işler başaracak, ennuili hikaye yazarlarından çekinmeme gerek bırakmayacak bi hikaye olduğundan yazıverdim gitti. gerçi daha yazmadım di mi?

ha bi de malum bu bi yemek tarifi blogu, therefore bunu yemek tarifi gibi okuyun (laura esquivel'ciğimin Acı Çikolata'sı gibi).

ama dur, önce:

bugünün yemeği: zeytinyağlı barbunya (neden? çünkü okuduğum kitabın anlatıcısının adı Tambu. Barbunya yapmayayım da ne yapayım. ama tabi bi de buzlukta pişmeye hazır hale getirilmiş bi tabak barbunya olması da isabet oldu.) ile kabaklı patatesli kepekli makarna (hem de organik. ev arkadaşı klozet temizleme zırvasını bile organik alan amnesty international gönüllüsü bi vegan olunca arada alışveriş esnasında garip adımlar atabiliyor insan.)

bugün doğan çocuklara isim: kız ise duneçka oğlan ise raskolnikov. kaderleri benzemesin.

bugünün tarihi önemi: sigortayı attırıp fark etmeyip "vay be amerikada da elektrikler kesiliyormuş" demiş olduğum ve salaklığıma 2 saat boyunca doymadığım gün.




---Huzur-- ---
(defter sayfasına kara kalem çalışması)

Malzemeler:

Huzurevi sakinleri
Otobüs
Taksim Sahnesi
Tek Kişilik Tiyatro Oyunu
Sahne
Koltuk
Oyuncu
Karanlık


Yapılışı:

Karıştırıvee hepsini. bizde yapılmışı var:


"Hadi Abidin Amca, seni şimdiden götüreyim ben otobüse, ancak yürürüz diğerleri gelmeden."

"Ben gelmem, aşçı İbraamla televizyon izlicem ben. Dizi var bugün, ona bakacam."

"Of Abidin Amca, zaten ayda topu topu kaç kez çıkabiliyorsunuz ki dışarı? Gel işte. İyi kötü. Hep içerde kalmayın diye yapıyoruz bu gezileri, iyice içinize kapanmayın, huzursuz olmayın diye."

"Kahveye gidek o zaman, tiyatro neymiş?"

"Hadi hadi gir koluma."

....

Otobüse biniş ayrı şenlik, iniş ayrı karmaşa oldu. Sıraselviler girişinde yolu kapayan huzurevi otobüsü en 15 dakika trafiğe neden oldu. Kornalar, polisler, küfürler, sinirler, sirenler... Ama sonunda herkes girdi. Taksim Sahnesi. Tek kişilik bir oyun.

F sırası komple, G sırasının ortasından 10 koltuk.

....

"Ben Mualla hanımdan daha yaşlıyım, niye arkasına oturuyorum Melek kızım?"

"Neriman annem, ne fark eder, epi topu bir sıra değil mi?"

"Olmaz, benim torunlarım hep onun elini öpüyor geldiklerinde, onunkiler benim hatrımı bile sormuyor."

"Ne diyor o Neriman?"

"Yok bir şey Mualla Teyze, sen Murtaza amcanın yanına ilerle öndeki sırada."

"Oturmam ben oraya."

"Niye?"

"Osuruyo o, eşek osuruğu. İçi kokuşmuş ekşimiş o Murtazanın. Oturmammmm!"

"Ay Mualla teyze! Rezil oluyoruz, bağırma! Tamam sen geç arkaya, Neriman teyzeeee, sen gel öne hadi."

"Ohh sefam olsun Muallaaaa!"

"Oturdu mu herkes? Bakın hepinizin suyu var, tuvalete de gittiniz. Beni rezil etmeyin, sessiz oturun izleyin."

"He kızım he otur sen."

....

"Yanlıştı bu yaptığı, yanlıştı. Belki de... Belki de... Ah Antonio, neden anlatmadın bana, neden öldün ve bıraktın beni bu odada, içerde? Huzur bu odanın duvarlarından içeri sızamıyor artık. Sanki gidişin hapsetti beni bu hücreye--huzurun asla varolmayacağı bu eve, odaya. Ah nasıl da imreniyorum dışarıdaki, pencerenin önünden geçenlerin gözlerinde o tatlı ışığı gördüğümde. Huzur!... Bense varoluşun bu gizli odasında her gün daha da uzaklaşıyorum o ışıktan. Duvarlar yakınlaşıyor sanki her gün, ortadaki boşluk eriyip bitiyor. daha geçen gün yatağı ortaya çekmiştim, şimdi yine yapışmış duvara. Evet evet, ilerliyor duvarlar! ..."

....

"Elhamdullillah yarebbi şükür"

"hişşş, teyze, sessiz."

....

"Çıksam bu odadan, Huzur yine kaçar mı benden? Hatta... Ya ben çıkınca huzur içeri girerse? O zaman tüm dünyayı da huzurdan mahrum bırakmış olmaz mıyım? Ah Antonio! Huzur bu odaya dolar, huzursuz insanlar bu odayı bir mabede dönüştürür. Gözlerinde ışık kalmamış insanlar doluşur içeri. Adaklar adar, mumlar yakar ve benim odaya girmem için yalvarırlar. Girer miyim acaba? Dışarısı olanca huzursuzluğuna rağmen, yine de daha dolu, daha az yalnız. Duvarlar yok beni gün be gün sıkıştıracak, yatağımı yalayacak...."

....

"Kakam geldi."

"Abidin Amcaaaaa!!!! Sus lütfen, denir mi öyle?"

"Bu kancık karı ileri geri konuşuyo ya, ben de derim kakam geldi!"

"Ay nolur sus!"

....

"Ah ne zor şey varlık! Benlik varlık ahhh! Sen yokken huzur sadece bir ur içimde. Mutluluğun yokluğunu hatırlatan bir kanser, büyüyor bu odanın içinde, hemen tenimin dışında. Huzur yok bu evde!..."

....

"Kalk gidek."

"He gidek, deli garı car car gonuşuyo."

"Eşeğin götüne kaçasın!"

"Şşşşş, ayıp oluyor amcalar, bak çocuklar var burda."

"Atlar sike çocuğunu da seni de!"

"Aaaa, olacak iş değil!"

"Abidin amcaaa, rezil ettin bizi rezil! Sus!"

"Gidecem ben."

"Otur aşağı, yoksa televizyon da dizi de yok sana bir daha!"

"Hay dedesini domuz domaltan!"

"Yeter!!"

....

"Sadece sen anlardın ruhumdan Antonio, ruhumdan, tinimden, özümden! Şimdi her şey yabancı, herkes yabancı. Dışarısı yabancı, içerisiyse huzursuz, duvarlar üstüme geliyor. Bir sabah ezilmiş bedenimi bulacaklar. Ruhumsa çoktan ezildi. Sen gidince, sen bir söz etmeksizin gidince, kendini bu pencereden aşağıya bırakınca. Ne bir söz ne bir bakış. Öylece...."

....

"Vay yavruuuuum, ölmüş mü kocası? Vah vah yavrum vaaaah, gencecik dul kalmış he mi?"

"Atlanır mı pencereden? Allahın verdiği canı allah alır, çok günah çok. Tövbe de kızıııım."

"Şapkanı çıkar."

"Ne çıkarıcam be, deli kancık sen de."

"Göremiyom karıyı."

"Ayağa kalk o zaman."

"Lan çıkarsana."

"Sen kendin çıkar, bak sende de var şapka. Ben de senden göremiyorum."

"Kitapsız, ben senin arkandayım, nereyi göremiyosun benim yüzümden?"

"Sen neyi göremiyosan ben de onu."

"Amca, sessiz olun, bakın oyuncuya ayıp oluyor..."

....

"Geliyorum Antonio, geliyorum yanına. Açtım pencereyi işte; yere vardığımda, aynı senin vardığın yere, içim huzurla dolacak, ben de sana kavuşacağım. Bu eve girmeyen o huzur sarhoş edecek beni, duymayacağım acı. Geliyorum Antonio, geliyorum huzur, aaaaaaaaaahhhhhhhhhhhhhhh."

....

"Götlek karı."

"Ay Abidin Amca yapma! Yeter konuştuğun. Yok bir daha sizle dışarı çıkmak huzurevinden! Oturun içeride, camdan dışarı bakın. Size o müstehak! Dışarısı haram artık size!"


bitti bitli kitli ...


ha bi de, hemen okumasını da yapiim, yaşlılar ben, replikler de sevmediğim hikayeleri temsil ediyo (evet ukalayım hohoho)



2009/02/09

denişiklik

Hep mercimek, hep fasulye olmaz di mi sevgili blog? Arada farklı bişiler de yazalım da karizma olsun. Mesela az önce birlikte çok güzel gittiklerini farkettiğim şu üçlüyü tarihe geçirelim:

Eddy's kahveli ve çikolatalı dondurma, minik doğranmış çilek ve üstüne de inceden Baileys (with a hint of coffee modeli kendisinin).

O kadar muhteşem oldu ki şimdiden iki kase yedim, bakalım gece neler gösterecek, daha kaç kase yedirecek:)

Tam zamanında geldi, yoksa Afrikalıların Asyalıların 20. yüzyıl acılarından kafayı yiyecektim. Bi acılı kitap bitiyor hemen yenisi başlıyor, Equiano, Things Fall Apart, A Grain of Wheat, Sea of Poppies... Empatiyi bir kenara bırakmak lazım. Geçen gün Kenya ile ilgili bi makale okurken ağlayacaktım az daha. Gerçi ben ırkçı değil miyim? Gayet de öyleyim. Yok lan değilim. Benim ırklarla derdim yok. Ben toptan insanlıktan nefret ediyorum. Swift gibi. Seviyorum kendisini, insanlığın aksine.

Öğrencilerime Orwell'dan bi makale okutucam, "Shooting an Elephant". Orwell bir taraftan İngilizlere ve emparyalizme nasıl da karşı olduğunu yazarken, öbür taraftan da Burma'da geçirdiği günler boyunca Burmalılardan ne kadar nefret ettiğini ve elinde olsa birkaçını nasıl öldürüvereceğini anlatıyor. Hislerime tercüman olmuş bu iki yüzlülüğüyle:p

neyse, kimse duymasın içimdeki canavarı!

Yiyelim güzelleşelim.

"Çirkin kadın yoktur, az içki vardır" lafı "içelim güzelleşelim" lafından mı geliyor acep? :)

2009/02/01

extra köri-kılır aktiviti

Yoğun istek üzerine normalde kimseyle paylaşmayacağım hatta sadece çok özel günlerde yapacağım bir yemeğin tarifini, sayısı 2-3'ü geçmeyen sizlere açmaya karar verdim. İşte o yüce tarif:

Makarnaya köri koymak!
Önce makarnayı yapıyorum, sonra üstüne "ulan bu makarnaya ne koymalı da sonuçta ortaya çıkacak yemeğimsiyi sıkıcı makarnalıktan çıkarıp kendimi psikolojik açıdan rahatlatmalı" bakışları altında baharat rafında bulunan super hot curry (türkçe meali süper seksi köri oluyor) şişesini ileri geri ileri geri hafifçe oynatıp "ulan yine çok koydum" nidaları eşliğinde pişirme işlemini bitiriyorum. Evet kabul ediyorum, biraz zor bi yemek ama dedim ya, anca özel günlerde.

Sunum perileri bu gece beni ziyaret etse ve sabah kalktığımda bilgisayarımda "sunum.doc" diye bi belge bulsam!

2009/01/25

iki haiku

After killing the spider,
A lonely
Cold night

Shiki


vazgeçiverdim
ikinci
şiirden...

barbunyanın kadim dostu bulgur pilavı

Sanırım şimdiden sıkıldım ben bu blog işinden... Maymun iştahlı derken haklıymış annem. Ama öyle olsa hala doktoraya devam eder miydim? maymun iştahlılık VS doktora zira...

Soğanı kavurmak
Domates ve salça eklemek
Öldürmek sonra onları ateşte kavurarak...
Ölmezlerse üstlerine bire bir buçuk bardak su dökerek boğmak...
Yine ölmezlerse harlı ateşte cayır cayır kaynatmak...
Bulgurla birlikte iyi ve kötü bütün anıları da dökmek tencereye.
Ne harlı (o kadar çabuk olmaz unutmak) ne de az (o kadar da boşlanmamalı ama) ateşte pişmeye bırakmak.
Tencerede başkalarının gözlerini görmek.
Nokta...

Pişmiştir diye ummaktan başka çare yok
:1

2009/01/23

Barbunya Mon Amour (litfen Morrissey dinleyerek yapalım!)

Bir adet iri kıyım soğan, bir adet sarımsak ve az adet biberi zeytinyağında kavur.
/ A la Piazza Cavour/
Suda uzun bir süre beklemiş hatta yetmemiş bir de haşlanmış barbunyalarla birlikte havuç, küçük bir domates, yarım çorba kaşığı toz şeker, tuz ve de yarım limonun suyunu tencereye at.
/Irish blood English heart.../
Küp doğranmış bir patates koy, 3 dakika (ay ne specificim diy mi bu sefer?) kavur ve çokça su ekle. Pişince üstüne maydonoz ve pul biber dök.
/And think of someone you physically admireeeee and let me kiss youuuu lölölö!


Sözlerimi "meat is murder" diyerek bitirmek isterim. Ama balıkları meat saymasak be morrisseyciğim canımın içi? Bi barbun olsa mesela şimdi, baba tarafından kızartılmış?

2009/01/22

2009/01/20

Brussel Sprouts Prepared by a Turk in Boston-- ay ne enternasyonel!

Öncelikle önerim modern dünyanın ganimetlerinden yararlanıp anamaddeyi Brüksel'e değil süpermarkete giderek edinmek. Ha keşke gidebilsen, o ayrı... ne güzeldir kim bilir oralar, gerçi ne biliyorum ki, buz gibidir belki (burası çok sıcak ya). Bi yerlere gitmek lazımsa sıcak bi yerlere mi gitmeli acaba? Neyse, yeteri kadar dağınığım şu anda, eğer yollara yolculuklara fazla takılırsam kendimi gezi fotoğraflarımın dosyalarına vurup 2 saat daha kaybetme riskim var! Ciddiyet!
Soğanı sarımsağı kavur, üstüne ekle bebeleri, biraz daha kavur, üstüne havuç ve patetes (i say patetes you say patates? ı ıh) pardon patates de ekle, salçasını tuzunu ekle, ekle de ekle, ekle ekle ekle. Üstünü anca kapatacak kadar su ekl-- koy.

Ne basit diy mi? Ah ah keşke herşey böyle olsa, istediğim malzemeleri ekleyip istediğim yaşama ulaşıversem; kıvamından memnun olmazsam su ekleyebilsem falan.

bi dakka ya, sıkıcı mıyım neyim?

2009/01/19

Yeşil Mercimek--think green, not mean:)

Bitmedi işte Glissant! Oysaki Dave Brubeck 3 kere falan döndü durdu...

En dibe inmeden kendimi toplayamayacağıma dair bi düşüncem var. O yüzden hadi biraz vaktimi daha boşa harcayayım da hiç vaktim kalmasın okumalarımı bitirmeye, sinir krizi geçirip uyumadan ders çalışayım.

O zaman tüm victorian novelcılar için gelsin bu tarif (?)


Yeşili bozuk mercimekleri bir vakit haşla, mesela soğanı soyup doğrayıp kavurana kadar, ya da yanına illa ki yapacağın pilavın aksiyonu bitene kadar. Yok ikisi de hazırsa, bir iki Yiğit Özgür? Neyse. Soğan, mercimek ve bir çorba kaşığı falan salçayı kavur bir süre. Su, tuz, pul biber ekle, kaynat fokurdat (yonca evcimik'in "sallan yuvarlan bana" şarkısı gibi olmadı mı hı? hı? hooop?). Tam filmlerdeki iğrenç hapishane ya da yetimhane yemekleri kıvamına gelsin; öyleki gözünde demir bir çanakta bu çorbayı ve bir somun bayat ekmeğini yiyen Oliver Twist ya da Kibritçi Kız canlansın.

Ama olanca çirkinliğine rağmen ne şahane bi çorba; gavurlar bile seviyor alışık olmadıkları bişi olduğu halde.

Acaba ders çalışabilir miyim artık sevgili diversion tanrısı?
Let's forget Glissant and begin Ian Watts, hadi romanı doğuralım!

2009/01/18

karda yuvarlandım oy oy, ocağa tarhana koy koy!

Adımı gugıl sörç yapıp aramalarda bu sayfanın çıkmadığını görmenin rahatlığı ve karnımın doymuş olmasının keyfiyle başlıyorum ilk tarife. Ne tarifi denecek olursa, yemek tarifi a dostlar. Çünkü bu sayfa olanca resmiyetsizliğine rağmen bendenizin yeni yemek defteri oldu. İşinde gücünde bir doktora öğrencisine bu kadar yakışmaz herhalde şu blog. Neyseki işimde gücümde pek değilim de bana yakışıyor. Yok bana da yakışmıyor gerçi ama en fazla "cık cık cık" tepkisi alırım. Zira daha büyük tepki verecek olan kişiler yani buna zaman ayırıp uğraşırken okumalarını yapmayacağım derslerin hocaları Türkçe bilmiyor. çat çat çat kel behzat! (yaşasın kötülük manasında, hani ayşen gruda'nın oynadığı "Ana" dizisindeki Kel Behzat). neyse işte, whatever...

Şimdi, bu çorbadan maksimum tat almak için önce takriben 3 saat karlarda yuvarlanmak, kantinden çalınan tepsilerle kampüsteki tepelerden çığlık çığlığa kaymak, arkadaşlarla boğuşmak, gruptaki en minik kişiyi hunharca karlara atmak, en son da kıçına kadar sırılsıklam olarak, yorgun ama vakur (mağrur diyecektim ama ekşisözlük aklımı çeldi) bir şekilde eve yürümek gerekiyor. Bu önkoşullar tamamsa tencere alına, içine sarımsaklı zeytinyağı döküle (tariflerimiz evdeki malzemelerle denen yemek kitabı reklamındaki Emine Beder geldi bak aklıma; sarımsaklı zeytinyağın yoksa zeytinyağında azıcık sarımsak kavur arkadaş!). Sonra tabi her tarhana çorbasında olduğu gibi iki kaşık domates rendesi "ila" iki kaşık salça kavurula. Nanesi pul biberi bu arada eklene. Niye derseniz, ne biliyim ben derim işte. Ben yaptım oldu, ondan. Neyse, bunlar insanın aklına "ulan çorbadan vaz geçsem de şu leziz sosa ekmek batıra batıra yesem ne güzel olur" cümlesini getirdiğinde olmuştur demek, hemen -yani şeytana uymadan- kaynar su eklene. Ne kadar? işte rengi, çorbanızda görmek istediğiniz renk olana kadar (lafa bak şimdi!). Yani çok beyazlamasın, çok da cırt kırmızı olmasın. Amaaaan koyun işte 6 su bardağı! (salladım yalnız). Bir süre sonra bu su kaynayacak, haliyle. O arada siz de bir tabağa şöyle bir 6-7 çorba kaşığı tarhana koyun, üstüne de az buçuk su ekleyin ki yımışasın keratalar. Biraz şiştiklerinde kaynayan suya dökün ama üstünüze sıçratmayın, dikkat edin. Benden uyarması. Kaynatın karıştırın. Karıştırın kaynatın. Rın rın rın rın! Çok duru oldu di mi? Kıhkıh, beceremediniz işte! Bir tarhana çorbası bile yapamadınız! Tüh size! Dur lan dur şaka yaptım. Amaç buydu zaten. Şimdi o dupduru çorbaya iki avuç erişte ekle bak nası bi anda muhteşem bişi olacak (bu arada ben senli benli oldum, "siz"i kaldırdım, kusura bakmazsın di mi?)! O erişteler suyu çekene kadar bir on dakika kadar kaynasın çorba, sonra yanına bir kase yoğurtla nası oluyor biliyor musun? Of ki ne of. İki koca kase yedim demin. Ah ah keşke annem "bolca erişte koyayım mı kızım yanına?" dediğinde hayır anne demeseydim. Keşke Amerika'ya leğen ve tas göndermesine (yaptı bunu!) daha çok muhalefet edip bavulda onlardan boşalan yeri anane tarhanası ve eriştesiyle donatsaydım!

O zaman entirimizi bir wisdomla süsleyelim: Afiyet olsun demekle deniz suyu içilmez. Puhaha, hayır bunu yazmayacaktım ama pişmanlıkla ilgili atasözü ararken yolda bunu buldum, dayanamadım yazdım.

Bir puhaha daha yazar ve the Dave Brubeck Quartet eşiliğinde Edouard Glissant'tan "Poetics of Relation"ı okumaya başlarım.

start bloggingmiş; clubbing gibi

Dur bi, yemeğimi yiyim, bulaşığımı yıkiyim; öyle yazarım. Yazacağım şey de yemek zaten. Yaşasın yemek!

 
Blogger design by suckmylolly.com